Tekirdağ, Osmanlı döneminden günümüze kadar hem Türk tarihinde derin izler bırakan devlet adamlarına hem de Avrupa'dan sürgün edilen önemli tarihi liderlere ev sahipliği yapmıştır. Ayrıca kent, Cumhuriyet döneminde edebiyat ve sanat dünyasına yönlendiren birçok değerli ismin doğum yeridir.
Yahya Kemal Beyatlı
"Üç Kemaller Diyarı Tekirdağ" derken, biri de Balkanlar'da (Üsküp) doğmuş büyük şair Yahya Kemal Beyatlı'dır. Kendisi; Atatürk döneminde 1 Mart 1935'te V.Dönem ve 3 Nisan 1939'da VI.Dönem Tekirdağ Milletvekilliğini yapmış, Tekirdağ'a olan bağlılığını ve ilgisini şiirinde "Fetihler Ufku Tekirdağ" sözleriyle ifade etmiştir. İşte bu nedenle Tekirdağ'dan "Üç Kemaller Diyarı Tekirdağ" diye söz etmek yanlış ve anlamsız sayılmamalıdır.
2 Aralık 1884 yılında Üsküp'te doğdu. Asıl adı Ahmed Agâh'tır. İlk öğrenimini İstanbul'da Vefa Lisesi'nde tamamladı. Paris'e giderek (1903) bir yıl bir kolejde Fransızca'sını ilerlettikten sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. Dokuz yıl kaldığı Paris'ten döndükten (1912) sonra, İstanbul'da üniversitede çeşitli dersler okuttu (1915-1923),
Urfa milletvekili oldu (1923); Varşova (1926), Madrid (1929) Orta elçiliklerine atandı, Tekirdağ (1935-1942) ve İstanbul (1943-1946) milletvekilliklerinde bulundu.
Büyükelçi olarak Pakistan'a gitti (1948), bir yıl sonra emekliye ayrılarak yurda döndü (1949). Rumelihisarı mezarlığında gömülü. Spor ve Sergi Sarayı civarındaki parka bir anıtı dikildi (1968) Kişiliğini Paris'te okurken ünlü tarihçi Albert Sorel'in derslerinden aldığı tarih zevkiyle, Fransız şairlerinin (Jean Moreas, Baudelaire, Verlaine, vb.) ölçü ve biçim güzelliklerinde buldu.
Paris'e gidişi, II. Abdülhamit baskısından bir kaçış olduğu halde, orada siyasi faaliyetlere katılmayarak sanat çevrelerinde kendini yetiştirdi. Paris öncesi Hamid ve Servet-i fünun şiiri etkisinden kendisini böylelikle kurtardı, klasik divan şiirimizi Batı şiirindeki bütünlük anlayışıyla ele aldı. Avrupa dönüşü Yeni Mecmua'da "bulunmuş sayfalar" başlığıyla yayımladığı gazel ve şarkılarla tanındı (1918). Bu neoklasik şiirler, onun çıkış noktasının Osmanlı tarih ve şiiri olduğunu gösterdiği gibi, sonradan yeni şekiller ve sade dille yazdıklarında da şairin genel olarak Osmanlı medeniyet ve kültürüne bağlı kaldığı görülür.
Onda tarih, vatan, millet ve İstanbul sevgisi, hep bu açıdan işlenir. Osmanlı medeniyeti yüzyıllar boyu en yüce eserlerini İstanbul'da yarattığı için, Yahya Kemal'deki İstanbul, Boğaziçi ve Türk musikisi hayranlığına, tabiat güzellikleri yanı sıra, tarih değerleri de girer. Duygu, düşünce ve hayali ustalıkla kaynaştıran şair, pek çoğuna hikaye karakteri verdiği lirik-epik şiirlerinin konularını aşk, tabiat, deniz, ölüm ve sonsuzluktan da alır. İç ahengi her şeyden üstün tutuşu, şiiri "musikiden başka türlü bir musiki" kabul edişi; "Ok" şiiri bir yana, bütün şiirlerini, bu ahengin sağlanmasına daha elverişli gördüğü aruzla yazmasına sebep oldu Yahya Kemal, şiirlerini, makale ve hikayelerini sağlığında kitaplarda toplamamış, eserleri dergilerde, dağınık kalmıştı.
Ölümünden sonra dostları ve hayranları tarafından bir Yahya Kemal'i Sevenler Cemiyeti kurulduğu gibi, İstanbul Fetih Cemiyeti'ne bağlı bir de Yahya Kemal Enstitüsü ve Müzesi açıldı (1961). Bu Enstitü'nün yayımlamaya başladığı Yahya Kemal Külliyatı'nda şairin ilk üçü şiirlerini; diğeri makale, deneme ve anılarını derleyen şu eserleri çıktı: Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgariyle (1962), Rübailer ve Hayyam Rübailerini Türkçe Söyleyiş (1963), Aziz İstanbul (1964), Eğil Dağlar (1966), Siyasi Hikayeler (1968), Siyasi ve Edebi Portreler (1968), Edebiyata Dair (1971), Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım (1973), Tarih Müsahabeleri (1975), Bitmemiş Şiirler (1976), Mektuplar-Makaleler (1977) Hakkında yayımlanan kitapların sayısı yirmiyi geçer.
II. Ferenc Rakoczi
Macaristan'ı terk etmek zorunda kalan, mülteci bir hayata zorlanan ve de bu nedenle geride kalan yüzyıllarda Macar halkının gözünde mülteciliğin sembolü haline gelen "bujdoso" II. Ferenc Rakoczi ve maiyetindekiler 1720 ve 1735 yılları arasında Tekirdağ'da yaşamışlardır.
II. Ferenc Rakoczi (Borsi, 27 Mart 1676 - 8 Nisan 1735, Tekirdağ) Macar bağımsızlık hareketinin önderidir. 1704-1711 yılları arasında Erdel prensi olarak görev yapmıştır.
Ferenc Rakoczi, Erdel'in soylu Macar ailelerinden birine mensuptu, babası I. Ferenc Rakoczi 1652-1659 arasında Erdel prensi olarak görev yapmıştı.
Rakoczi, 1700 yılında Habsburg Hanedanı'na karşı yapılacak olası bir Macar bağımsızlık savaşı için Fransa'nın desteğini aldı. Bununla bilikte, Avusturya istihbarat servisinin bu konudan haberdar olması sonucunda tutuklandı ve hapsedildi. Ölüm cezasına çarptırılacağı kesinleşince hapisten kaçtı ve Polonya'ya iltica etti. 1703 yılında Avusturya ordusunun büyük bir kısmının İspanya Veraset Savaşları nedeniyle Macaristan'dan çekilmesi sonucunda bir Macar bağımsızlık savaşı olanağı doğdu. Ferenc Rakoczi Polonya ve Fransa desteğiyle Macaristan'a geri döndü. 1703 yılında başlayan bağımsızlık savaşını takiben Rakoczi II. Ferenc Rakoczi' adıyla Erdel prensi ünvanını aldı.
1705'te ise Szecheny şehrinde toplanan asiller meclisi tarafından Macaristan prensi ilan edildi. 1708 Trencin Savaşı'nda Macar bağımsızlıkçıların Avusturya kuvvetleri karşısında yenilmesi, bağımsızlık yanlılarının imparatorla bir anlaşmaya varma çabasına girmesine neden oldu. Bu çerçevede 1711 yılında barış görüşmeleri başladı, ancak Rakoczi güvenlik önlemi olarak Macaristan'ı terk ederek Polonya'ya hareket etti. Rakoczi'nin yokluğunda isyancılar ve Avusturya temsilcileri arasında Szatmar barışı imzalandı (1711) ve Rakoczi önderliğinde başlatılan bağımsızlık savaşı sona erdi. Ancak bu savaşı resmen sona erdiren Szatmar Barış anlaşması Prens II. Ferenc Rakoczi tarafından, hayatının sonuna kadar kabul edilmemiştir.
Prens önce Lehistan'a, sonra da Fransa'ya sığınmıştır. Ardından da 1717 yılının sonbaharında Sultan III. Ahmed'in davetiyle, maiyetindeki az sayıdaki insanlarla birlikte Osmanlı topraklarına gitmiştir. 1720 yılında Osmanlı Sultanı Macar mültecilerin yerleşeceği kent olarak Marmara denizi kıyısında, işleyen bir limana da sahip olan Tekirdağ'ı belirlemiştir. Sultan III. Ahmed "Macar Kralının" kullanması için şehrin kenar mahallesinde bulunan, deniz kıyısında geniş bahçelerle çevrilmiş binaları, maiyetindeki insanlar için de hemen yandaki Ermeni mahallesinde bulunan yirmi üç geniş ve kullanışlı binayı tahsis etmiştir. Atlar için de yedi büyük mera kullanıma ayrılmıştır. II. Ferenc Rakoczi'nin prenslik idari yapısının faaliyetlerini sürdürebilmesi, giderlerin karşılanabilmesi için de İstanbul'dan daimi gelir de bağlanmıştır. Sultan, faaliyetlerin devam edebilmesi için tercümanlar, kâtipler göndermiş, güvenliklerini sağlamak için de seksen kişilik bir yeniçeri bölüğü hizmetlerine sunulmuştur.
Prens Tekirdağ'dan Fransa, İspanya, Rusya ve Polonya krallarıyla yaygın ve canlı bir mektup trafiği içine girmiştir. Bunun bir sonucu olarak da Habsburg hükümeti tarafından ciddi bir şekilde ve daimi olarak izlenmiştir. Bu faaliyetlere rağmen, tarih, prensin mültecilik hayatıyla ilgili olarak, siyasi çalışmalardan çok II. Ferenc Rakoczi'nin yazarlığına, devletin yapısı üzerine kaleme aldığı teorik yapıtlara ve dini içerikli yazılara daha fazla önem vermiştir. Tekirdağ'daki bu verimli mülteci atölyesinde bir dizi "Düşünceler", "Hatıralar", "İtiraflar", "İktidarın yapısı üzerine Düşünceler" gibi önemli yapıtlar doğmuştur. Yazın dünyası için çok bereketli sayılabilecek bu düşünsel ortamda Kelemen Mikes tarafından kaleme alınan "Türkiye Mektupları" gibi, prensin kâtibinin çok güzel bir Macarcayla yazdığı ve mültecilerin hayatını anlatan eserler de ortaya çıkmıştır.
Bir zamanlar Macar kolonisinin yaşadığı bu evler XIX. Yüzyılın sonlarında oldukça harap ve yıkık bir hale gelmişlerdir. 1906 yılında Prensin ve mülteci arkadaşlarının külleri törenlerle Macaristan'a getirilmiş ve burada yeniden düzenlenen cenaze törenleriyle defnedilmişlerdir. Rakoczi konağının o tarihlerde iyi durumda olan iç ahşap süslemeleri Kassa şehrine (bugünkü adıyla Slovakya'daki Kosice) getirilmiştir. Tekirdağ'daki Macar sürgünlerinin şahsi eşyaları da ortaya çıkarılıp toplanmaya çalışılmıştır.
Prensin yemek konağı olarak bilinen bina da 1968 yılından itibaren Rakoczi Anı Müzesi olarak faaliyet göstermektedir. Bu konak 2007 yılında Macar Cumhuriyeti tarafından restore edilmiştir. 2010 yılının Şubat ayından itibaren ise Erdel Macar Prensini ve ailesini, özgürlük savaşını ve de mültecilerin hayatını tanıtan ve birkaç dilde hazırlanmış bir sergi sistemi bu binada konukların ziyaretlerine açılmıştır.
Turhan Oğulları
Turhan Oğulları Rumeli'nin alınmasında Süleyman Paşa ile beraber bulunmuş, önce Malkara dolayında yerleşmiş ve kuruluş devrimiz boyunca milletimize Şanlı hizmetlerde bulunmuş bir ailedir. Bu aileden yetişen en ünlü kişiler sıra ile Paşa Yiğit, Turhan Bey ve Ömer Bey'dir. Bu ailenin Saruhanlı yörüklerinin başında Rumeli'ye geçtikleri anlaşılmaktadır.
Paşa Yiğit
Süleyman Paşa ile beraber Rumeli'ye geçen ünlü akıncı başbuğudur. I.Murat ve Yıldırım Beyazıt zamanlarında Üsküp Beyliği, birinci Kosova'da öncü komutanlığı yapmıştır. Kabri Keşan ve Uzunköprü arasındaki linyitleri ile anılmış Paşa Yiğit veya Paşaköy'dedir.
Turhan Bey
Paşa Yiğit Bey'in oğludur. II.Murat ve Fatih devirlerinin sayılı komutanlarındandır. Kabri Malkara'nın kuzeyinde, Edirne iline bağlı (Kırkkavak) köyündedir. Turhan Bey burada bir külliye yaptırmıştır. II.Murat zamanında Yunanistan, Mora ve Arnavutluk üzerine yaptığı parlak akınlar ile buralarda devletin güvenliğini sağlamıştır. Turhan Bey tarihimize Mora fatihi 1446 ve ikinci Kosova'da Macarlara ağır darbeyi indiren komutan olarak geçmiştir.
Turhan Oğlu Ömer Bey
Turhan Bey'in en büyük ve tanınmış oğludur. Türbesi Malkara'daki Camisinin yanındadır. 1458'de Fatih ile beraber Mora'nın geri alınmasında bulundu. O sırada Atina'yı aldığı için Fatih gibi büyük bir padişahın takdirini kazandı. Fatih onun için "Din ve devlet böyle bir yerin teshirinden dolayı Turhan Oğlu'na nasıl müteşekkir olmasın" demiştir. 1462'de Eflak'ta Kazıklı Voyvoda ile çarpıştı. Bosna'nın alınmasında büyük yararlıkları görüldü. Venedik şehri üzerine Türk tarihinin en şanlı akınlarından birini yaptı. 1473 Otlukbeli savaşından, öncü komutanı Murat Paşa'nın yanlışı yüzünden Uzun Hasan Bey esir düştü. Böyle iken Uzun Hasan'ın karşısında daima Fatihi övdü. Uzun Hasan Bey Ömer Beyin yiğitliğine sadakatine hayran kaldı ve onu öldürmekten vazgeçti. Bu esaretten kurtulduktan sonra Arnavutluk'un alınmasına öncü komutanı olarak katıldı. II.Bayezid zamanında Çukurova'da Mısır Memlukleri ile yapılan savaşlarda bulundu, yine önemli kahramanlıkları ve hizmetleri görüldü.
Ayas Paşa
Ayas Paşa Mısır'ın alınmasından önemli hizmetler görmüş ve Tomanbay'ı ele geçirmiştir. Kanuninin bütün seferlerine katılmış ve sonunda sadrazamı olmuştur. Preveze zaferi onun sadrazamlığında kazanılmıştır. 1539 yılında vebadan ölen Ayas Paşa'nın Vize-Saray dolayında geniş toprakları ve ormanları vardı. Saray'da camisi, okulu, medresesi, imareti ve hamamı ile bir külliye yaptırmıştır. Külliyeye adı geçen mallarını vakfetmişti. Bu gün külliyeden yalnız cami ve hamam kalmıştır. Ayas Paşa İstanbul'dan Saray'a sık sık gelirdi. Sonraları Ayas Paşa Camisinin avlusu Kırım Han ve Giraylarının kabristanı olmuştur.
Rüstem Paşa
Kanuni Süleyman'ın damadı ve sadrazamı olan Rüstem Paşa Tekirdağ şehrine camisi, hamamı, medresesi, imareti ve hücreleri, kütüphanesi ile güzel bir külliye, ayrıca iki fil ayağı üzerinde duran altı kubbeli bir bedesten yaptırmıştır(1552). Şimdi camisi, bedesteni ve çarşısı ayakta kalan bu eserlerin mimarı Koca Sinan'dır. Rüstem Paşa'nın bundan başka Büyükkarıştıran'da bir Kervansarayı ve Hayrabolu'da hamamı vardı. Fakat bunlar yıkılmıştır. Adı geçen hayatına Tekirdağ'da bulunan birçok mahzen, tabakhane ve dükkanlarını Malkara ve Hayrabolu'nun içindeki ve köylerindeki gayrimenkullerini bağışlamıştı. Şimdi Tekirdağ'ın en değerli tarih ve mimarlık eseri adı geçen cami ve bedestendir.
Şair Ahmedi Sarban
Kanuni devrinde yaşamış ve Irak seferine katılmıştır. Deve kollarının komutanı olarak yaşadığı ve yerleştiği Hayrabolu'da 1545 de öldü. Melamiye-i Bayramiye tarikatının pirliğine yükselmişti. Bunun için halk tarafından Sarban Baba adı ile anılmakta ve türbesinde saygı görmektedir. Şiirlerinde (Kaygusuz)adını da kullanırdı. Üsküdar Selim Ağa kütüphanesinde, Haşim Paşa defteri 87 numarada basılmamış divanı vardır.
Malkara'lı şair Nev'i
1533 de Malkara'da doğmuştur. Bilgin, müderris ve şairdi. Saray'da şehzadelere hocalık etmiştir. Şiirleri daha çok tasavvuf yolunda olup arkadaşı Baki'nin şiirleri kadar güzeldir. Divanı ve ayrıca basılmamış bilim kitapları vardır. Ünlü şair, bilgin ve kadı Atayi (Ataullah) Nev'i'nin oğludur. O da şiirler ve değerli eserleri ile tanınmıştır.
Sadrazam Tekirdağlı Bekri Mustafa Paşa
Yeniçerilikten yetişmiştir. 1679'da yeniçeri ağası olmuştur. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın idamından sonra bir aralık başkomutan olmuş, fakat başarı gösterememiştir. Kanije Valiliği, Seddülbahir Komutanlığı ve tekrar yeniçeri ağalığı yaptıktan sonra 1688 de sadrazam olmuştur. Fakat eğlenceye düşkün ve yetersiz bir vezir olduğundan iki yılı doldurmadan işinden çıkarılarak Malkara'ya gönderilmiş, iki ay sonra orada ölmüştür. 1690
Kaptanı Derya Tekirdağ'lı Gazi Hasan Paşa
Her ne kadar Cezayirli Gazi Hasan Paşa adı ile tanınmış ise de aslen Tekirdağlıdır. Büyük ve dikkatli bir tarihçi olan Cevdet Paşa ile Netayic-ül Vukuat yazarı Mustafa Paşa ve Enveri Tekirdağlı olduğunu bildirirler. Hasan Paşa 1715 de Tekirdağ'da doğmuştur. Çocukluğunda çok yaramazdı. Delikanlı olunca asker ocağına girerek Avusturya savaşlarına katıldı ve yiğitlikler gösterdi. Bu tarihlerde Garp ocaklarının İstanbul'daki temsilcileri kendi gemileri ile Marmara kıyılarını dolaşarak korsanlık edecek, gözü pek maceracı askerler toplarlardı. Hasan Avusturya savaşından dönünce böyle bir gemi ile Cezayir'e gitti. Ne yaman bir insan olduğunu daha yolda gösterdiği için çabucak parladı. Arapları yıldırdı ve düşmanları çoğaldı.
Bu durum karşısında III.Mustafa zamanında Türkiye'ye gelerek kaptan oldu. İşte bu sebeple kendisine Cezayirli Hasan denmiştir. Cezayirli Hasan Bey önce Ruslarla yaptığımız Çeşme deniz savaşında büyük bir ün kazandı. Sonra Limni ve Midilli adalarını Ruslar'ın elinden kurtardı.
Çanakkale boğazını güven altına aldı. Kazandığı zafer ve başarı üzerine Üç Tuğlu vezir ve kaptanı derya oldu. Suriye'de Tahir Ömer, Mora'da Arnavut, Mısır'da Kölemen beyleri isyanlarını bastırdı. 1788 Osmanlı-Rus savaşında Kaptanı Derya, Serasker ve Sadrazam olarak önemli hizmetler gördü. Çok yaman bir vezir olduğu için (Makam-ı saradeteşan ve herkesin havf helecan verdi). Tarihçi Vasıf onun için: "Gelir ol Vezir-i Kahir kılıcı bir elde kanlı Savul ey gönül yolundan ki yaman geliştir bu" demiştir. Sadrazamlığında yetmiş yaşında, fakat gücü yerinde idi. Devletin yönetimini kuvvetli pençesine aldı. Esaslı işlere girişti. Padişah III.Selim kendisine yolladığı fermanda "Sana istikbal-ı tam verdim. Cüzi ve külli umu-ı devleti dest-ı sadıkanene ihale ve tefviz ettim" dedi.
Hasan Paşa düşmanımız olan Ruslara ve Avusturyalılara karşı 1790 yılında Prusya ile bir ittifak hazırladı. Tam bunu imzalayacağı sırada Hummayı Muhrikaya tutularak 23 Mart 1789 tarihinde vefat etti. Gazi Hasan Paşa Namık Kemal'den sonra gelen en büyük Tekirdağlıdır.
O, devrinin Barbaros Hayrettin'idir. Baron de Tot ile işbirliği yaparak Deniz Mühendishanesini kurmuştur. Deniz erleri için kışla yaptırmıştır. Doğru, yiğit, korkusuz, güçlü bir devlet adamı idi. Aslana ve ata merakı vardı. Beslediği Aslanları yanında bağsız gezdirir ve yatırırdı. Atla kırk elli basamak çıkıp inerdi.